Wednesday, December 9, 2009

iki kelimeyle 7

geri döndürebilir miyiz zamanı?

peki, çok rica etsem?

Friday, December 4, 2009

6... (yazıyla altı)

Daha önce hiç karakola girmemiş olmam bu hikayeyi başından bu yana takip edenlere eminim ki tuhaf gelecektir. Vapurda bir adama "Cam kenarına oturmazsam bu gemi batar" diyebilen birisinin sık sık yolunun karakola düştüğünü hayal etmek kadar normal birşey yok. Lakin evet, hayatımda bir karakolun kapısından içeriye ilk kez 34 yaşımda adım atıyordum. Üstelik kısa bir süre sonra halkı isyana teşvik etmek, devletin düzenini bozmaya yönelik silahlı örgüt kurmak suçlamasıyla karşı karşıya kalacaktım.
Çok utandım.
Şimdi siz, önyargılı olduğunu daha ilk yazılarımdan anladığım okurlar, benim böyle bir suçlama nedeniyle utandığımı düşündünüz. Fakat bir kez daha fena halde yanıldınız. Evet, utandım çünkü bir insanın böyle bir suçlamayla 34 yaşında, üstelik de aklı saçmasapan bir vapur yolculuğunun ardından öldüğünü düşündüğü babasına takılmış bir haldeyken karşı karşıya kalmasını utanç verici buluyorum.
Şairin de dediği gibi "kederim hatamdan değil, hatasızlığımdan"...
Yok böyle bir şair ve şiir... Biraz şüphe duyun ama siz de... Her okuduğunuza inanmayın.
Yanımda sahiden hayatını bir mücadeleye adamış elleri benim gibi kelepçeli onlarca insan ve tüm bu olup bitenle zerre kadar alakası olmamasına rağmen onlarla beraber adliyeye gönderilirken, örgütün dışarıda kalan üyeleri tarafından alkışlanarak uğurlanan ben...
Şu hayatta ne olup olmadığımı bilmiyorum ama bildiğim bir şek var ki olamadığım bir şeyden hiç bu kadar utanmamıştım. Orada, o mahkeme salonunda "Ya ben yoldan geçiyordum sadece" demektense, o örgütün bir üyesi olup onlarla birlikte beş yıl hapiste yatmaya razıydım. Bu duyguyu gerçekten anlayabiliyor musunuz acaba? Anlayabiliyorsanız sizinle ne güzel arkadaş olurduk!
Çok değil, dört gün sonra çıktım içeriden. Savcı "Bu adamın hiçbir suça iştirak etmediği kamera kayıtlarıyla da kanıtlandı" derken mahkeme başkanı ve salondakiler yüzüme öyle tuhaf bir acıma duygusuyla baktılar ki, salona yeni giren birisi rahatlıkla hakimin kalemi kırdığını düşünebilirdi.
Bu dört gün boyunca kız arkadaşımın benimle hiçbir iletişim kurma çabasına girmemiş olması savcılıktan çıkarken bir anlığına da olsa içimi ürpertti. Ama hemen aklıma düşen babam yüzünden bu duruma çok takılmadım. Ne acayip! Beş gün önce hayatımda başıma gelebilecek en trajik şey kız arkadaşım tarafından terk edilmekti. Şimdi ise kız arkadaşımla olan ilişkim gözüme gereksiz bir detay gibi görünüyordu.
Mezarlıklar müdürlüğünü aradım.

Wednesday, November 25, 2009

kısa(ca) 5

"Babam ölmüş müdür acaba" diye geçirdim içimden. İlk defa... İlk defa merak ettim bunu.

Kadıköy'ün ortasında ne yapacağımı bilemeden durdum. Çiçekçilerden biri yanaştı yanıma. "Abi sevdiğine bir tane alsana be! Adi abi be!"

Babamın hayatta olup olmadığı sorusuna kilitlenmiştim. Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Yüzü gözümün önünden gitmiyordu ve işin acayibi onu yıllardır görmediğimden babamın yüzü diye basbayağı yayınevi sahibinin yüzünü anımsıyordum.

Arada bir, o kalabalıkta çok yakınımdan geçen biri omzuma sürtüyordu. Bu saatte burası niye kalabalık olsun ki, diye bile düşünemedim.

Babam ölmüş müydü acaba?

Cop canımı çok acıttı. Tam dizimin arka tarafına, iki kemiğin birleştiği yere geldi. Acıyla yere düştüm, hani eskiden arkadaşların dizin tam arkasına vurarak yaptığı pis bir şaka vardır. Aynen öyle, tam kelimesiyle söylemek gerekirse "kaykılarak" yere düştüm.

Yere doğru belimi inciterek kaykıldığımda "iyi ki düşüyorum" dediğimi hatırlıyorum. Ayakta durmak imkansız bir hale gelmişti. O copu yemeseydim orada üzerime sinen o ağırlıkla daha ne kadar ayakta durmaya devam ederdim bilmiyorum.

Yerden hiç kalkmak istemedim.

Babam ölmüş müydü acaba? Ya ölmüşse...

Galiba belime tekme atıyorlardı. Emin değilim. Tıpkı karabasan gibi, sesimi çıkaramıyor, başka birşey düşünemiyor ve kıpırdayamıyordum.

Babam...

Acaba?

Ne kadar sonra olduğunu hatırlamıyorum. Bir çıkış yolu bulduğumda yandaki aracın siren ışıkları bileğimdeki kelepçeden yansıyordu.

Eğer ölmüşse mezarlıkları tek tek dolaşıp babamın mezarını bulmalıydım.

Thursday, November 19, 2009

tasvirler ve yeni bir hayat (f.cking 4)

Gazap Üzümleri'ni okuduğumu hatırlarım -okur bu manasız girişlerin boşuna olmadığını zaman içerisinde öğrendin, aman dikkat, bir şey demeye çalışıyorum ve ayrıca bugün beni okuma maceranda seni çok rahatsız etmeyeceğim, söz!-. Sayfalarca killi toprakları anlamıştı Steinbeck. "Gözünde canlandırdın mı" derseniz "Evet" derim. Lakin ne kadar yorulmuştum. "Allah'ım yalvarıyorum sana iki diyalog okuyalım artık. Steplerin detaylarını gözümün önüne getirmeye çalışmaktan çok bunaldım" diye feryat ettiğimi hatırlıyorum.
Sonra Yüzüklerin Efendisi... Hastaları kızacaktır. Kızmayın, 130 sayfada Frodo bir türlü kıçını kaldırıp da yola çıkamadı...
Sözün özü romanda teferruattan çok hazzettiğim söylenemez. Lakin detayın hastasıyımdır. "Teferruat zaten detay demek a akıllım" demeyin. Değil! Detay, yani zamanın çekiştirilmesi, küçük bir ayrıntının büyük değişikliklere sebebiyet vermesi başka bir hikaye. Bana saatlerce beş dakikalık manyaklığını anlat. Gıkım çıkmaz.
-Ya lafı bölmeyeceğim diye söz verdim ama dayanamayacağım ve ayrıca sanırım bu hep böyle gidecek! Detay deyince aklıma geldi, bir daha da gelmez diye korkuyorum. Anlatayı. Plakalardan kelime türetmeye çalışmakla geçti ömrüm, yerdeki karoların çizgilerine basmayacağım diye akla karayı seçtim. Lakin en sapıkcası bütün bunları çocukça bir masumiyetle anneme anlattığımda aldığım cevabın "Ben de köşe sayarım yıllardır" olmasıydı. "O ne be" gibilerinden baktım sanırım, anlattı: Bir odada akla hayale gelebilecek tüm köşeleri sayıyormuş. Duvarların kesişme yerleri, kutuların köşeleri, sehpaların köşeleri, masanın köşeleri... Ve toplam bir rakama ulaşmaya çalışıyormuş. O günden beri bir de köşe sayıyorum. Aileden miras!-
Teferruat sevmem ama size şimdi o yayınevi sahibinin suratını anlatacağım. En ince detaya girerek... Çünkü o vapurdan indikten sonra hang işi seçeceğime karar vermemde, hem de çok hızlı bir biçimde karar vermemde o suratın etkisi büyüktü.
Kır saçlı bir adamdı, Bay Yayınevi Sahibi. Seyrek saçlarının gizleyemediği kafası çabuk terleyen cinsten. Belki çocukken saçları çok sertti, kim bilir... Ama artık, bu yaşta hafif bir rüzgarla özellikle kafasının ön tarafına biriken bir tutam saç dağılmaya çok müsaitti. Lakin bunu çok da dert ediyor gibi değildi. Zaten niye etsin. Belli ki bu saatten sonra rüzgarla bir alıp veremediği yoktu. Oysa ne çoğumuzun hayatta sürekli en üst katta bekleyen bir asansörle, inatla kapanmayan bir şemsiyeyle, bağcığı sürekli çözülen bir ayakkabıyla ne çok alıp veremediği vardır değil mi... Eşyalara öfkelenir mi insan?
Burnu basıktı. Hani beş dakika önce suratının orta yerine sağlam bir yumruk yemiş gibi duranlardan. Yüzündeki kırışıklıklar gayriihtiyari bir memnuniyetsizlik belirtisini andırıyordu. Yani yüzünün ifadesi aşağıya doğruydu. Geniş bir çene sanki suratı bir zamanlar sıcaktan hafif erimiş de yüzü alt tarafa doğru toplanmış hissini tamamlıyordu.
Suratı hep asıkmış gibi duranlardandı. Bu tuhaf ifade, epey seyrek olmalarına rağmen aylardır berber görmemiş dağınık ve uzun saçlarla ve o basık burunla birleşince Define Adası romanından fırlamış bir eski zaman korsanını, hem de hafızamızı hiç zorlamadan anımsatmayı başarıyordu.
Üzerinde omuz ve dirsek yerleri eskimiş bir deri mont, montun içinde yıkamaktan mı, yoksa modelinden mi o kadar uçuk olduğu anlaşılamayan mavi bir gömlek...
Ve altında bileklere doğru daralan, dikişlerinden fazla özenilmediği hemen anlaşılan ve karıncalı televizyon ekranına benzeyen dokusuyla bir kot pantolon...
İşte bu suret beni çıkışta başka bir insan olmam gerektiği konusunda ikna etti.
İkna etmekle kalmadı gelecekte seçeceğim işi belirledi.
Çünkü o adam, yıllardır görmediğim babama benziyordu.
Evet...
O adam çok uzun yıllardır görmediğim babama tıpkı ikiz kardeşiymiş gibi benziyordu.
Ve size yemin ederim bunu o vapurdan indikten sonra fark ettim.
Zaten fark ettiğimde beynimden vurulmuşa döndüm. Bir anda sıcak bastı.
Yaklaşık olarak 12 yıldır Türkiye'nin en önemli köşe yazarlarının yazılarını sayfaya ben yerleştiririm.
Evet, işte öğrendiniz. Ben Türkiye'nin en büyük gazetesinde köşe yazarlarının yazılarını okuyup düzelten, sonra da onları adeta benim tarafımdan yazılmışcasına büyük bir özenle ait oldukları köşeye yerleştiren adam benim.
Benden gazete ismi istemeyeceksiniz umarım.
Öffff, tamam. Hürriyet'te yıllardır çalışıyordum ve o gün istifa ettim.
Peki babama benzeyen yayınevi sahibinin bana yazar demesiyle benim o gün o vapurdan indikten hemen sonra istifa etmem arasında nasıl bir ilişki var?
Yemin ederim ki, bir sonraki yazıyı okuyasın diye burada kesmiyorum. Yoruldum, bu kadarı bana ağır geldi.
Babamın yüzü geliyor gözümün önüne... Takatim kalmadı...
Yazacağım. Söz!

Saturday, November 14, 2009

türk dizisine benzetilmemesi istenen yazılar 3

Bu yazıların kıçına başına resim koymuyorum fark ettiyseniz, -hafiften terbiyesiz, sıkça küfür etmeye müsait bir yazarımdır, yine fark ettiyseniz-. Sayfanın en altında resimli iki küçük yazı mevcut, lakin bu yazılara, evet, resim koymuyorum.
Nedeni basit ve o vapurda hayatımı değiştiren olayla, tam da o olayla birebir ilintili.
İlintili. İlintili. İyi bir romanda "ilintili" kelimesi asla geçmemeli bence. Yine de silmeyeceğim. Roman bize hayatta neler yapmamamız gerektiğini de öğretmeli. Değil mi? İyi bir romanda böyle bir cümle de geçmemeli bence. Ama bunu da silmeyeceğim.
Kesin deliyim ben. Kesin...
Evet, resim koymuyorum ve buraya resim koymamam o vapurda başıma gelenleri anlamanız açısından çok önemli.
Biraz sabır, anlatacağım. Hatta anlatıyorum ya işte. Öyle pattadanak olmuyorsa bu da kalemimin yeterince kıvrak olmamasındandır. İyi bir romanda...
Tamam, şakayı kesiyorum.
Resim koysaydım ilk beş yazıda bunu çok iyi başarabilirdim. Yaklaşık bir yarım saat boyunca google'a konuyu anlatacağını düşündüğüm bir kelime yazar, envai çeşit fotoğraftan buraya en yakışanını özenle seçip, siz okurları kendime seçtiğim resmin estetik değeri sayesinde bir kez daha hayran bırakabilirdim.
Özellikle resim diyorum, emin olun ben de fotoğrafa resim dememeyi tercih edenlerdenim. Lakin buraya illa ki fotoğraf koymam gerekmiyor! Bir tablo, bir karikatür de koyabilirim. Kendinizi çok zeki zannetmeyi keserseniz sevinirim!
Bir süre bu estetik tercihim nedeniyle bana hayran olabilirsiniz belki ama hepimiz çok iyi biliyoruz ki, resimleri seçerken gösterdiğim özen yazılar ilerledikçe azalacaktır. Ve bir süre sonra -acı haber, siz de fark ettiniz bu hikaye çok ama çok uzun sürebilir, neyse ya beğenmezseniz sonrakileri okumazsınız, nedir- google'da ilk bulduğum resmi koymaya başlar hale geleceğim.
Saçmasapan, alakasız, "Ulan bu resmin yazdığınla ne alakası var" dedirtecek onlarca resim benim çok değer verdiğim biricik yazılarımı -kuzguna yavrusu...- kirletmeye başlayacak.
Ama ben o resimleri koymamaya kalksam bu sefer de size uzun uzun yazıları okumak zor gelecek, gözünüz resim arayacak.
Yani, benim her yazıya resim koymam konusunda gereksiz bir beklenti içine gireceksiniz.
Müjde! Beklenen noktaya geldik, sihirli kelimemizi bulduk. Beklenti!
O sabah 10.45 vapurunu üzerime dökülen çay ve yeri değişen iskele nedeniyle kaçırıp, 11.15'te bindiğim vapurda hayatımı değiştiren yayınevi sahibiyle tanıştığımı söylediğimde sizi gereksiz bir beklenti içine soktuğumu üzülerek fark etmiş bulunuyorum.
Bir kez daha itiraf ediyorum ben bir salağım.
Nasıl ki buraya resim koymamam gerektiğini, eğer koyarsam sizi manasız bir beklenti içine sokacağımı daha yolun başında fark ettim, vapur hikayesini anlatmaya başlarken de bunu yapmalıydım.
Akıl edemedim.
Size bir salak olduğumu söylemiş miydim? İyi bir romanda yazar üç satır önce yazdığını tekrar sorarak, salakça bir Serdar Turgut tarzını benimsememeli bence.
Medyadan isim de vermemeli...
Akıl edemedim ve ne yaptığımı, ne kadar büyük bir gaflet içerisinde bulunduğumu dün fark ettim. Yazmam için gereken ilham perileri de etrafta değildi ve ben bilgisayar ekranına endişeli endişeli bakmaktan başka birşey yapamadım.
Evet, o vapura bindiğimde elimde sabah kavga ettiğim sevgilimin evini terkederken yanıma aldığım tek şey, tüm yazılarımın yer aldığı klasör vardı. Ve evet, biraz zevzek bir adam olan yayınevi sahibi, bakarken sadece evdeki kavgayı düşündüğüm yazılarıma ilgi gösterdi.
Ve bir kez daha evet, bu olay tüm hayatımı değiştirdi.
Ama sandığınız gibi değil. Ne yazık ki değil...
Anlatayım. Ben vapurun eğer cam kenarına oturmazsam batacağına inanan bir insanım. Arada bir camdan dışarı bakmam sayesinde yolculukların bu kadar rahat tamamlanabildiğine tüm kalbim ve aklımla inanıyorum. "Yok artık" demeyin, bu böyle. Böyle ruh, sinerji, reiki, transandantal meditasyon gibi olaylar ve kelimelerden tiksinirim. Tanrı inancım yoktur. Kendimi rasyonel olarak tanımlar, her şeyin doğayla filan alakalı olduğuna inanırım.
Ama geminin ben cam kenarında oturup dışarıya bakmazsam batacağına tüm kalbimle inanıyorum. Ayrıca her ne kadar deli olduğuma emin olsam da deliliğimin bu inancımla bir ilgisi olduğunu kesinlikle zannetmiyorum.
Yani benden "Buna inanmak beni rahatlatıyor" dememi beklemeyin. Benim dışarı bakmam sayesinde geminin batmaması aslında sizi rahatlatmalı. Sayemde güvenli bir yolculuk yapıyorsunuz.
Aynı şeyi uçakta da yaşıyorum. Cam kenarına oturup arada bir aşağıya bakmam sayesinde bindiğim uçaklar düşmüyor. Binmediklerim nasıl düşmüyor, işte ona hayret ediyorum.
Neyse uzatmayın, size tüm takıntılarımı en ince ayrıntısına kadar anlatacak değilim.
O sabah vapurda cam kenarında yer yoktu ve dışarısı çok ama çok soğuktu. Açık kısımda oturunca böyle bir sorun -cam kenarında oturma sorunundan bahsediyorum, azıcık uzun yazı görünce dikkatiniz hemen dağılıveriyor-, takdir edersiniz ki, kalmıyor. Lakin sahiden dondurucu bir soğuk vardı ve pantolonum ıslaktı. Dışarı çıkamazdım.
O yüzden vapurda cam kenarında oturanlar arasında gözüme kestirdiğim en düzgün adamın yanına gidip açıkyüreklilikle cam kenarına oturmazsam geminin batacağını söyledim ve yerini istedim.
Beklediğimden çok daha az şaşırarak yerini bana verdi ve yanıma oturdu. Onun tam karşısında oturan ve tahminimce son beş seçimde CHP'ye oy veren teyze -tuhaf tahminlerim de var benim, ileride okuyacaksınız- benim cam kenarı isteğime daha çok şaşırdı.
Sizler zeki okurlarsınız, yanıma oturanın yayınevi sahibi olduğunu söylememe gerek yok heralde. Valla son kez yapıyorum ama bence iyi bir romanda yazar asla "söylememe gerek yok heralde" saçmalığıyla söyleyip de söylememiş gibi yapmaz. Ayrıca birşey söylemiyor, yazı yazıyoruz aptal yazar!
Adam geminin batmasını engellememe yardımcı olmasıyla ilgili teklifimin hemen ardından gayet sakin bir çay söyleyip önümdeki klasörde yer alan yazılara göz atmaya başlamama ilgi duymuş olmalı. Herhalde bir de çok Hollywood filmi izliyor ki yazılara göz atıp atamayacağını sordu. Zannımca kafasında benim gibi bir kaçıktan gizli bir dahi çıkabileceğine dair tuhaf bir inanç vardı. Sokakta oyuncu, manken keşfedildiğini duyduk da yazar keşfetmek nereden çıktı yahu. Yok artık!
Ben önce adamı normal, herkes kadar meraklı sıradan bir tip sandım. Yine yazılarımı vermezdim de, cam kenarını o kadar itirazsız bana teslim etmişti ki, "Bunlar özel, okuyamazsın" filan demeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Tüm yazıları koydum kucağına. Zaten okumuyordum ki... Kavgadaydı aklım.
Birkaç yazıya göz gezdirdikten sonra kimliğini açıkladı. "Yayınevim var."
İtiraf ediyorum, saniyenin onda biri kadar bir süre -nasıl ölçtüysem, uydurma edebiyat bu işte- yazılarımı basmayı düşündüğünü söyleyeceğini sandım. Bir de aklım sevgilimdeydi. Yoksa ilk tepkim "Banane" olurdu.
Hiçbir şey söylemeden dinlemeye devam ettim.
"Sen dobra bir adama benziyorsun" dedi. Ya anladık, cam kenarına oturmazsam gemi batacak dedim ama bu bütün bir karakterimi birkaç saniyede tahlil etmeye yetmez ki...
"Seninle açık konuşmak isterim" diye devam etti. Şimdi tam hatırlamıyorum ama sanki "Tabii.. Buyurun" anlamına gelecek bir şekilde başımı salladım. Nasıl kendimden geçmişsem.
"Yazılarını objektif bir gözle eleştirmemi ister misin" diye sordu. İşte bu soruya geldiğinizde yapacak birşeyiniz yoktur. "Hayır" deme şansınız elinizden alınmıştır.
Doktor şöyle söyler örneğin: "Gerçeği bilmek ister misin?"
Ulan orospu çocuğu, -gerektiğinde kabalaşacağımı söylemiştim- "Hayır sende kalsın gerçek" diyemeyeceğimi bildiğin soruyu niye soruyorsun. Birazdan altı aylık ömrüm kaldığını -altı fiks bir sayı mıdır bu ölüm işlerinde- söyleyeceksin. Bu yaptığın insanlığa sığar mı?
Tabii ki, yayınevi sahibinin bu sorusuna da cevap veremedim ve kafamı belli belirsiz sallamakla yetindim.
Sonrası size çok dramatik gelecektir, isterseniz anlatmayayım. Ama aslında valla dramatik değil. Ayrıca anlatmamı isteyip istemediğinizi bilemeyeceğime göre devam ediyorum.
İşte adam bana efendice yazılardan hiçbir bok olamayacağını söyledi, kıçımı yırtsam yazar olamayacağımı ima etti, bunları bana gerçekten yardımcı olmak için anlattığını söyledi. Ve bunun gibi bir sürü şey. Gözleriniz yaşarmasın diye detaya girmiyorum.
Sizin diğer yazıları okurken başka türlü düşündüğünüzü biliyorum. Yazılarımı bastı bu herif, paranın dibine vurdum, Nobel'e iki tık kaldı filan diyeceğim sandınız. Ama öyle değil. Üstelik hala yanlış bir beklenti içindesiniz. Ah bu beklentiler yok mu! Allah onların gözünü kör etsin e mi! -Babaannem geldi gözümün önüne birden.-
Hayır efendim, ben adamın söyledikleri üzerine hırslanıp kendimi yazıya filan da vermedim. Allah sizi inandırsın -bu üst üste ikinci Allah. Biraz önce orospu kelimesi de geçti, e CHP'ye de çaktım inceden... fıkradaki gibi her şey var bu romanda, din, seks, şiddet, politika... ıyyy zevzek yazar!- o günden bu yana ilk kez buraya yazıyorum. Banka formları, iş başvuru belgesi gibi birkaç amatör girişimi saymazsak tabii...
Uyuz ve zevzek yayınevi sahibi o sabah beni ikna etti.
Haklıydı.
Benden bir halt olmazdı.
Yazı yazamıyordum.
Vazgeçtim yazmaktan.
11.15 Beşiktaş-Kadıköy vapurunda bir cam kenarında...
Ve hayatım bir daha asla eskisi gibi olmadı.
Çünkü vapurdan indiğimde yeni bir iş aramam gerektiğine kesin karar vermiştim.
Asıl maceram işte o zaman başladı.
Yeni işim çok acayipti, dünyanın en tuhaf işini yapmaya başlamıştım.
Yakında onu da okursunuz.
Ama siz benim tüm bu hikaye yaşanırken ne iş yaptığımı, neden vazgeçtiğimi de bilmiyorsunuz ki...
Hay Allah...
-Etti mi üç Allah!-

Wednesday, November 11, 2009

Episode 2

Beşiktaş-Kadıköy vapuru normalde Dolmabahçe'ye yakın olan iskeleden kalkar. Bir önceki vapuru kaçırdıysanız yarım saat boyunca önündeki küçük taburelerde çay eşliğinde bir sigara tüttürebilir, Marmara'ya gözünü diken bir kısım Mimar Sinan konservatuvar öğrencisinin hayata dair saçmasapan hezeyanlarına kulak kabartabilirsiniz. Sürekli olarak çay içmenizi telkin edecek bir garsonla karşı karşıya kalacağınızı önemle vurgulamayı da, siz okurlarıma karşı hissettiğim sorumluluk anlayışım gereği bir borç bilirim.
Lakin benim vapur kaçırdığım pek vaki değildir. İskeleye doğru hareket ettiğim ilk noktadan başlayarak aşağı yukarı kaç dakikada hedefe ulaşacağımı ince ince hesaplamaya başlarım. Hatta ilk nokta nedir ki, daha evde, yola çıkma hazırlıklarına başlamamdan önce kafamda yol zamanlaması ve haritası net bir şekilde çizilmiştir. Eğer her gün kat ettiğim bir yolsa, çeşitli gecikme ihtimallerine karşı türlü türlü planlarım vardır. Duruma göre taksi, dolmuş veya otobüs kullanmam gereken bu planlardan birini devreye sokar, önünde sonunda o vapuru yakalarım. Fakat planlarım kılı kırk yaran planlar olduğu ve gecikmekten nefret ettiğim kadar erken gitmekten de pek hazzetmediğimden olsa gerek, genellikle vapura ucu ucuna binerim.
Durumumu çok daha iyi anlayabilmeniz için şöyle söyleyeyim: Erken varacağımı hissedersem yavaşlarım!
İşte bu yüzden iskelenin hemen yanındaki taburelerde oturma şansını sıkça elde ettiğimi söyleyemeyeceğim. O müşkülpesent ve ısrarlı çaycıyla birkaç kez muhattap oldum açıkcası. O da bira yerine çay içmekten hoşlanan arkadaşlarla iskelenin hemen dibindeki çaycıda randevulaştığımız birkaç istisnai durumda...
Evet, biliyorum, bugün aslında yayınevi sahibine rastlamamla tamamen altüst olan hayatımdan bahsedecektim.
Geyiğe sardım sanıyorsan yanılıyorsun arkadaş!
Yayınevi sahibiyle aynı vapurda yer almamda Dolmabahçe tarafındaki vapur iskelesinin rolü çok büyüktü.
O iskele o gün bakıma girmemiş olsaydı, her türden zamanlamaya kafayı fena halde takmış bir insan olarak benim 10.45 vapurunu kaçırmam mümkün olmayacaktı.
Ve hatta, kendime akbil'in bitmesi, yolda ayağımın kayması vs... gibi her türden beklenmedik koşul için her zaman için birkaç dakika ayıran ben, eğer bir zamanlar bana zorla çay vermekte ısrar eden o müşkülpesent ve ısrarcı garson 10.43 itibarıyle önündeki tabureyi görebilmiş olsaydı, sıkı bir deparla da olsa o vapuru yine yakalardım.
Olmadı!
Üzerime dökülen çayın kot pantolonumun üzerinden bacağımı yakmasını engellemeye çalışırken 10.45 vapurundan çoktan vazgeçmiştim.
Diğer iskeleye doğru yürürken aklımdan 11.15 vapuruna ucu ucuna yetişebileceğim yeni bir programın detaylarını geçirmedim dersem yalan söylemiş olurum. Benden korkmanıza neden olacağını adım gibi bilmeme rağmen şunu da söylemeliyim ki üstelik 11.15'i ucu ucuna yakalama umuduyla çok yavaşlamıştım ve hedefime erkenden varmayıp, tam yeni iskeleye vardığım sırada diğer vapurun hareket anonsunu duyma umuduyla yanıp tutuşmaktaydım.
Hayatımın o vapurda değişeceğini nereden bilebilirdim ki...

Devam edecek...

Tuesday, November 10, 2009

yazılar-1

(NOT: Bugünden itibaren düzenli -en azından kendi içinde bir düzeni olan- bir şekilde buraya bir hikaye yazacağım. Olursa tabii...)

Parmaklarım kamaşıyor. Yazmayı özlemişim. Bir insanın kendisini yazar olarak görmesi için illa yazması gerekir mi acaba? Yoksa sadece yazabileceğini, hem de eğer çok istersen iyi yazabileceğini bilmek yeterli midir?
Aynı şey sanat için de geçerli. (Sakın bana "Zaten yazmak da sanat değil mi" yollu bir kelime oyunu yapmaya kalkmayın.) Hiç resim çizmemiş bir ressam mümkün müdür hayatta? Hiç beste yapmamış bir müzisyen?
"Hiç" belki de abartılı bir kelime, insan kafasında resim yaptığında "hiç" resim yapmamış sayılır mı hiç! Dikkat edin "ikinci -evet, evet cin fikirli olmayın, üçüncü olduğunu biz de biliyoruz- hiç" farklıydı. Yazarım ben. Kesin.
Şaka bir yana birilerinin cart diye roman yazmaya kalkışması bana çok tuhaf geliyor. O yolda yıllarca pişmek gerektiğine, cümlelerin kucağında bir o yana bir bu yana çalkalanıp iyice durulmak gerektiğine -gerçek edebiyat sahiden bu mu şimdi, cümlelerin kucağı, çalkalanmak gibi tuhaf lafları arka arkaya dizmek mi- inanırım ben.
"Roman yazıyorum" cümlesi korkudan içimi titretir.
Ne cüret! Ne küstahlık! Utanmaz adam!
Siz hiç hayatınızda "Valla napiim usta, konçerto besteliyorum şu sıralar" diyen bir arkadaşa sahip oldunuz mu? Ne kadar saçma değil mi? Lakin edebiyat dünyasıyla ilişkisi "Cin Ali'yle Berber Fil"den sadece bir tık ötede adamın biri utanmadan sıkılmadan "Ben de napiim be hocam. İkinci romanıma başladım" diyebiliyor. İkinci hem de! Birinciyi yazmış ama bastıramamış henüz. Haspam!
Geçenlerde bir tanıdığım Türkiye'nin önde gelen roman yarışmalarından birinde jürinin gelen romanlar arasında de'leri, da'ları, mi'leri, ki'leri ayıran tek adaya öykünün nasıl olduğuna bakmadan büyük ödülü verdiğini anlattı.
Düşünsenize... Şu anda buraya yazdıklarımı beğenseniz, sevseniz, bu acayip isimli internet bogunda yazılan yazılar birgün kağıda dökülse -ukalalık yapmadan önce cümlenin sonunu bekleyin, büyük hayaller filan kuruyor değilim- bana bir röportajda "Dilinizi oluştururken hangi isimlerden beslendiniz" diye soruverecekler. Düşününce bile midemde kelebekler uçuşuyor. Kulaklarıma kadar kızarırım herhalde. Ne haddime... Ne cüret... Anneciğim, düşünmesi bile zor, ürkütücü.
Hayatta böyle bir soruyu yanıtlayabilme gücünü bulduğum zaman artık daha fazla yazı yazamayacağımı üzülerek kabullenmem gerekir. Hayat zor. Ya, bu soruya muhattap olacağıma ölürüm, dediğin için asla bu soruyla karşılaşamayacak, yani tanınmış bir yazar olamayacaksın. Ya da hayatta bu soruları bekleyen, sivri mi sivri dilinle hazırda duran cevaplar içerisinden birini hızlıca seçebilen birisi olduğun için bir daha da iki kelimeyi biraraya getiremeden öleceksin.
Aslında bu bir seçim mi emin değilim ama ben ilkini seçmiştim.
Ta ki kendimi o tuhaf yayınevinin sahibiyle bir vapurda saçmasapan bir muhabbetin içinde buluncaya kadar...

Devamı çok yakında...